Satırdan Sadra
Satır başlarım hep gözyaşıyla başlardı…
Yaşanmamışlıkların, yaşanamamışlıkların gözyaşları…
Bir kalem akıtıverirdi tüm kederimi ak kâğıda.
Kendimi bildim bileli yazarım.
Ağlar yazar, güler yazarım.
Duygularımla baş etme yöntemimdir yazmak.
Keza okumak da öyle…
Okul zamanlarımda tüm harçlığımı kitaplara harcar, hatta doğum günümde annemden hediye olarak üç parmak kalınlığında roman setleri isterdim.
Okuldan çıkar çıkmaz kitapçıları gezer, rafların arasında kendimi kaybederdim.
Tek tek dokunur, yazarlarını inceler, cafcaflı kitap kapaklarına mest olur, kokusunu içime çekerdim.
Eve giden yol boyunca yazmanın ve okumanın hayalini kurardım.
Soğuk kış günlerinde, ocakta çaydanlıktan buhar süzülürken; anneciğimin yorgunluğunun kıyısında kitaplarıma gömülürdüm.
Çoğu zaman sitemlenirdi:
“Ölüp gideceğim, gel biraz vakit geçirelim…” diye.
Ardından eklerdi:
“Elif’im, yaz yavrum… Benim hayatımı da yaz.”
Eskiden yokluktan mıydı, yoksa kıymet bilmekten miydi bilmem ama okullar açıldığında alınan bir defterle bir kalem, iki dönem yetip artardı.
Kimi, abisinden ya da ablasından kalanları kullanır; hiçbir şey israf edilmezdi.
Komşunun mezun olan çocuğu önlüğünü verir, anneler göz nuruyla dantel yakalar örerdi.
Bir kapta pişen yemekle nice boğaz doyardı.
Tabak çanak az, evler küçük belkiydi ama paylaşmak ve göz hakkına riayet etmek imandandı.
Geleneksel evlerde ağzı dualı anaların aşı pişerdi.
Komşuda pişen bize de düşerdi.
Küslük, kırgınlık üç günü geçmez; bir tatlı tabağıyla, ince belli bardakta sunulan çayın eşliğinde kalpler yumuşar, ısınırdı.
Ben küçükken babam, seher vakti camiden dönerken kasaba uğrar, mahallenin tekir kedilerine ciğer alırdı.
Dilsiz kullar yollarını gözlerdi.
O zamanlar sokaklarda insanlar ve hayvanlar birlikte barınırdı.
Canlılar zulüm görmezdi.
Belki de ondandı…
Az ile yetinmemiz, kanaatle doymamız…
Bir tas çorbanın bereketi bundandı.
Mevsimlerin seyrine sadık kalmak hep bir lütuftandı.
İnsanoğlu bu denli sapkın, bu denli doyumsuz, bu denli vicdansız değildi.
Sokaklar da okullar da kötülüğün uğramadığı yerlerdi.
Okuldan gelir gelmez her çocuk sokağa koşardı.
Dili damağı kuruyana, toza bulanıp dizini kanatana kadar oynardı.
Acıkınca da bir dilim salçalı ya da yoğurtlu ekmekle doyururdu karnını.
Oynadıkça doyardı hayalleri de açlığıyla beraber.
Düşlerini, ertesi gün oynayacağı sokak oyunları süslerdi.
Misketler, tasolar, sakızlardan çıkan renkli dövmeler ve niceleri…
Ben çocukken Türk çocukları çocuktu.
Evet, doğru yazdım: Çocuklar çocuktu.
Çocuk gibi giyinir, çocuk gibi konuşur; çocukça oyunlar oynar ve büyüklerine saygı gösterirdi.
Eskiler kıymetliydi.
Kıymetini bilemediğimiz zamanın dönüp duran çarkında, eski zamanın insanları eskilerde kaldı.
Ve tüm iyi insanlar alaca atlara binip gittiler…
Çağımız ve insanlığımız selamette ola…
Ben mi?
Ben hâlâ on beş yaşında, kalemi sırdaşı bilmiş bir garip kul misali yazıyorum.
Eskilerin düşünde; sadrımdan satırıma döküyorum gelmiş geçmiş tüm duygularımı…
Vesselam.